2 Nisan 2026, Perşembe
23:33

Prof. Dr. Kamer: Sosyal Medya mı Aile mi?

BHA
Prof. Dr. Kamer: Sosyal Medya mı Aile mi?
Kastamonu Üniversitesi Yapay Zeka Çalışmaları Koordinatörü Eğitim Fakültesi öğretim üyesi, Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Akademi Başkanı ve TİMBİR Yüksek İstişare Kurulu üyesi Prof. Dr. Selman Tunay Kamer, sosyal medyanın bireysel kullanımın ötesinde aile kurumunu doğrudan etkileyen bir unsur haline geldiğini belirterek, dijitalleşmenin kontrolsüz yayılımının mahremiyet anlayışını zayıflattığını ve aile içi iletişimi olumsuz etkilediğini vurguladı.

ANKARA - BHA

Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Yüksek İstişare Kurulu üyesi, Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Akademi Başkanı ve Kastamonu Üniversitesi Yapay Zeka Çalışmaları Koordinatörü ve Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Selman Tunay Kamer, konuya ilişkin ele aldığı yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Bugün aile yapımız, sinsi, sessiz ve yıkıcı bir kuşatma altındadır. Bu kuşatmanın adı; “sosyal medya” maskesi altına gizlenmiş dijital sömürgeciliktir. Bir zamanlar “Evim kalemdir” diyen insanımız, o kalenin kapılarını kendi elleriyle araladı. Mahremiyetini, eşini, çocuğunu ve akrabalık hukukunu küresel bir pazarın pençesine terk etti.

Şimdi bir an düşünelim. Eşinize, sakin ama kararlı bir sesle “Hayatım, yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?” sorusunu sorun. Verilen cevap, sadece iki kişinin ilişkisini değil; yaşanılan çağın insanı nasıl dönüştürdüğünü de gösterir. Eğer cevap tereddüt, savunma refleksi veya “özgürlük” kılıfına sokulmuş bir itiraz ise tehlike çanları evimizin ve milletimizin geleceği için çalıyor demektir. Bir hesap kapatmayı, bir yuvayı ayakta tutmaktan daha zor gören zihniyet; dijital sömürgeciliğe teslim olmuştur.

Mahremiyetin aşılmaz sınırları bulanıklaştı 

Mahremiyet basit bir tercih değil, ailenin şerefidir. Mahremiyet anlayışını bilen bir toplum, bugün en özel anlarını “içerik” diye sosyal medyada paylaşıyor. Sofradaki yemek, çocuğun ağlaması, eşlerin ev içi halleri… Hepsi birkaç saniyelik görüntüye sığdırılıp kalabalıkların tüketimine sunuluyor.

Sosyal medya, mahremiyetin o aşılmaz sınırlarını sinsice bulanıklaştırdı. Bir yandan “Ben buradayım” dedirten bir teşhir dayatmasıyla insanı kendi vitrininin kölesi yapıyor, diğer yandan sergilenen mahrem değerin saygınlığını ve ağırlığını törpülüyor. İnsanı kendi mahremiyetine yabancılaştıran bu düzen, sonra da arsızca dönüp “Neden huzursuzsun?” diye soruyor. Huzursuzuz çünkü aile, meraklı gözlere sunulacak seyirlik bir malzeme değildir. Mahremiyet kalesi düştüğünde, o kaleyi ayakta tutan güven ve sadakat de enkaz altında kalır.

Bugün pek çok evde tartışmalar “beğeni”, “takip” ve “mesaj” gibi küçük görünen ama içten içe kemiren konular üzerinden çıkıyor. Bir “beğeni” için uykular kaçıyor, bir “takip” yüzünden itibar ve güven zedeleniyor. Eşler birbirlerinin gözlerinin içine bakıp hâl hatır sormak yerine, birbirlerinin dijital izini sürüyor; adeta aynı evde iki yabancı, iki “profil” yaşıyor.

Akrabalar gitti takipçiler geldi 

Bir toplumun gücü; yalnızca sınır hattında değil, evin içindedir. Biz “sıla-i rahim” emrini bilen, akrabalığı hukuk sayan, darda kalana el uzatmayı şeref bilen bir milletiz. Amcayı baba yarısı, teyzeyi anne yarısı saymışız. Hastayı ziyaret etmek, cenazeye koşmak, düğünde omuz vermek; bunlar bizim töremizin, inancımızın ve millet olma irademizin parçasıdır.

Günümüzde akrabalık ilişkileri “zahmet”, “kalabalık”, “masraf” diye küçümseniyor. Bayramda el öpmek yerine toplu mesajla “idare eden” bir anlayış yayılıyor. Akrabalık, sadece bayram kutlaması değildir; zor günde sırt dayamaktır. Bir yaşlının duasını almak, yetimin başını okşamak, darda kalana el uzatmak… Bizi millet yapan asıl ağ bunlardır.

Sosyal medya ise bizi birbirimize “takipçi” yaptı ama “akraba” olmaktan uzaklaştırdı. Bir yabancının gösterişli hayatını izlemek için saatler ayrılırken, akrabasının derdini dinlemeye vakit bulunamaz hale gelindi. Bu kökten kopuşun bir işaretidir. Kök zayıflarsa dal kurur. Akrabalık zayıflarsa toplumun dayanışma refleksi de zayıflar ve bu yıkıma dönüşür.

İyi çocuk yetiştirmek milli bir sorumluluktur 

Bir çocuğun dünyasında güven; anne ve babasının sesi ve bakışıyla oluşur. Aynı odada, farklı dünyalara hapsolmuş aileler görüyoruz. Ebeveynin gözü ekrandayken çocuğuna verdiği onay, aslında sessiz bir reddediştir: “Sen, şu telefon kadar önemli değilsin.” Çocuklarımızın öfkesi ve içine kapanıklığı tesadüf değil; görülmemenin ve dinlenmemenin bir sonucudur. Evde sevgi ve rehberlik bulamayan çocuk, kimliğini ekranların karmaşasında inşa etmeye çalışıyor.

Bir de “Oyalansın” diye eline verilen akıllı cihazlar meselesi var. Çocuk sustu sanıyoruz; oysa çocuk ilişki kurmayı, beklemeyi, hayal kurmayı, yüz ifadesindeki duyguyu öğrenmeden büyüyor. Sabrın yerini hızlı tüketime, derinliğin yerini anlık hazlara ve sürekli uyarılma ihtiyacına bırakıyor. Bu, sadece pedagojik bir sorun değil; milletin geleceğini ilgilendiren önemli bir sorundur. Çünkü karakter, mensubiyet, merhamet, saygı evde oluşur. Çocuğunu ihmal eden sadece çocuğuna değil; bu milletin geleceğine de zarar verir. Çünkü iyi çocuk yetiştirmek, “kişisel bir tercih” değil, milli bir sorumluluktur.

Eskiden sofralar muhabbetin yeriydi. Şimdi sofralar bile sessiz. Herkesin elinde bir telefon, gözleri ekranda. Ebeveynler evladının gözünün içindeki o masum pırıltıyı, o sessiz imdadı görmüyor. Evin geçimini düşünüyor ama çocuğun sorusunu duymuyor. Eşler yan yana oturuyor ama birbirinin halini bilmiyor. Yuva dediğimiz şey sadece dört duvardan ve bir çatıdan ibaret değildir. Yuva, aynı gönülde buluşmaktır. Gönül birliği kaybolursa geriye sadece duvarlar ve ruhsuz binalar kalır.

Yerli ve milli bir kamu politikası şart 

Meseleyi sadece bireylere yükleyip geçmek kolaycılıktır. Her ev kendi tedbirini almalıdır; ama bu dijital kuşatmayı büyüten şartlar da vardır. Çalışma düzeniyle ebeveyni çocuğundan koparan, aileye vakit bırakmayan, sosyal hayatı pahalılaştıran, mahalle kültürünü eriten modern şehir düzeni… Dahası, dijital platformların para kazanma düzeni; insanı ekrana bağlamak üzerine kuruludur. Bu platformların amacı “iyi insan” yetiştirmek değildir; daha çok kullanım süresi, daha çok reklam, daha çok tüketimdir. Böyle bir sistemin aileyi korumasını beklemek de saflık olur.

İhtiyaç duyduğumuz şey; aileyi, mahremiyeti ve çocuğu merkeze alan yerli ve milli bir dijital bilinçle oluşturulmuş kamu politikasıdır. “Aile önemlidir” demek yetmez; aileyi güçlendirecek somut adımların atılması gerekir. Çocuklara uygun koruma mekanizmaları, aileler için eğitim programları, okullarda dijital okuryazarlık ve mahremiyet bilinci, sosyal medya bağımlılığıyla mücadele kampanyaları… Bunlar “yasakçılık” değil, geleceğimizi koruma meselesidir.

Elbette çözüm sosyal medya hesabının kapatılması değildir. Ama şunları yapmadan da olmayacağını bilmek gerekir: Eve girince cep telefonunu bir kenara koymayı öğrenmek. Sofrada ekranı susturmak. Çocuk konuşurken gözünün içine bakmak. Eşinle gerçek bir sohbet kurmak. Bayramda mesaj atmak yerine kapıları çalmak.

Bizim için en büyük “takipçi” arkamızdan dua edecek çocuklarımızdır. En değerli “beğeni” eşimizin yüzündeki huzurdur. En güçlü “sosyal ağ” ise birbirine sahip çıkan ailemiz ve akrabamızdır. Artık başımızı telefondan kaldırıp evimizin içine, çocuğumuzun yüzüne, eşimizin gözlerine ve akrabamızın haline bakma vaktidir. Çünkü vatan, evin içinden başlar. Yuva sağlam olursa millet de sağlam olur.''

Benzer Haberler